Yrd Doç Dr Mehmet Sena EKİCİ
m.senaekici@hotmail.com
Ana Sayfaya

Tarihi Yerlerimiz
Esenlik Köyü
Belgeler
Muş İlimiz
İlçemiz Bulanık
Bölgemiz Haberleri
Diğer Köylerimiz
Türkiye'den Güncel Haberler
Editörden
Mollakent Köyü
Ziyaretçi Defteri
Portreler
Tv - Radyo
Dost Siteler
ABRİ'DE BAYRAM VE ÇOCUKLAR
Ana Sayfa
Abri Ailesi
Bu Yazıya Yorum Eklemek İsterseniz Tıklayınız
Metin TURHAN:

"- Hocam sitemize bayramlarla ilgili bir söyleşi yapmak suretiyle tarihi ABRİ Köyünü ve oradaki sosyal yaşantıyı sergilemiş olacağız. Bu söyleşiden önce kısaca sizi tanıyabilir miyiz?"

Mehmet Sena EKİCİ:

       "- 1963 yılında Muş'ta (Mollababa Köyünde) doğmuşum. Ailemin anne tarafı Abri'dendir. Halen de bu köyde arazilerimiz bulunmaktadır. Yani ailem aynı zamanda Abri çiftçisidir.
1968 yılında Abri İlkokulu'na başladım. 3'üncü sınıfın yarısında Korkut Yatılı Bölge Okulu'na nakledildim. Muş Lisesi'ni bitirdim. Daha sonra lisans ve lisansüstü düzeyde Anadolu Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nde okudum.
       1992'de Fırat Üniversitesi Muş Meslek Yüksekokulu'nda ekonomi ve işletme öğretim görevlisi olarak işe başladım. 1994'de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Maliye Bölümü doktora derecesini aldım. Aynı yıl Harran Üniversitesi'nde göreve başladım. Sırasıyla Yüksekokul müdürü, Enstitü müdür yardımcısı, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde dekan yardımcısı, İktisat ve Maliye Bölüm Başkanlıkları görevini yürüttüm. Halen Maliye Bölümü başkanlığı görevini sürdürmekteyim.
2003-2005 yılları arasında Şanlıurfa Eyüp Nebi Sabır Derneği başkanlığını yürüttüm. 1998'den beri de Muşu Geliştirme ve Üniversite Kurma Derneği başkanlığını yapmaktayım.
Çocukluğumdan bu yana geçen tüm yaz mevsimlerini Muşta ve Bulanıkta geçirdim diyebilirim. Abri Köyü'nün baharını, kışını yazını acı ve tatlı hatıralarla yaşadım. Benim gibi iki ağabeyim de Abri Köyü İlkokulu'nda okumuşlardır. (2003'te rahmetli olan ağabeyim Yrd. Doç. Dr. Mehmet Zeki EKİCİ ile halen İstanbul Pendik Belediyesinde görevli ağabeyim avukat Mehmet Salih EKİCİ)

Metin TURHAN:

"-Abri'de çocuklar için bayram neydi Hocam?"

Mehmet Sena EKİCİ:

       "-Bayramlar vardır geçmişimizde. Onu bazen çok büyütür başkalarıyla da paylaşmak isteriz. Bazen de hüzün kuyusu yapar içinden çıkılamaz bir konuma getiririz. Bu aslında bir duygu alemimizdeki ruh halimizin olayları hangi kalıpda görmek istediğinden başka bir şey değildir.
       Hangi bayramımız nerede? Nasıl, kimlerle geçti? Onları hatırlamaya çalıştığımızda; kalıptan kalıba gireriz. Yüzümüzde tebessümler, kahkahalar, hüzünler, birden uzaklara dalmalar olur. Neden? Çünkü her bayramdaki hatıralar binler değişik yaşam parçalarıyla doludur.
Yıllar geçer geriye dönüp baktığımızda gerilerde çok insanlar, coğrafyalar bırakmış oluruz.

       Bir coğrafya : ABRİ

       Bir Tarih : ABRİ

       Bin hatıralar : ABRİ desem yeridir

       Abri'de, Bulanık'ta yaşayanlara Abri'yi tarif edemeyiz. Bu sitemizi ziyaret edenler belki de ilk etapta tanımamakta haklılar.
Öyleyse şöyle kısaca çocukluğumuzdaki bayramların geçtiği "ABRİ"'yi tanımaya çalışalım.
Türkiye'nin en soğuk bölgesi Doğu Anadoluda coğrafik olarak hayalimizde güzel diyebileceğimiz şehri Muş'un Bulanık ilçesinde Bilican Dağı'na yakın kurulmuş, İslam tarihi itibariyle bölgenin en eski köyüdür.
       Diğer yerleşim birimlerinin değişik tabiat kaynakları, tarımsal sanayi ve ticari imkanları Abri'den üstünse de tarihten gelen güzelliğinden dolayı zihinlerde önemli bir yer edinmiştir.
       Bayramda Abri'den çok uzaklarda bulunmamıza rağmen hayalen o mübarek beldeyi şu anıyla geçmişiyle hatırlayarak görmeye çalışıyor."

Metin TURHAN:
       
"-Hocam; Abri'de bayram hazırlığına nasıl başlanırdı?"

Mehmet Sena EKİCİ:

       "-1970'li yıllardaki bayramları- hatırlamağa çalışırken yeni imkanları o günün şartlarına katmadan sade bir şekilde aktarmağa çalışacağım :
Abri'de bayram mevsimin durumuna göre değişirdi. Eğer bayram kış mevsimine denk geliyorsa; ev sahibi birkaç gün önce KOP'a (Bulanık) giderek bayram hazırlığını görürdü. Genellikle üst baş denilebilecek giyim kuşam işi ve yiyecek temin edilirdi. Çocuklar için lastik ayakkabı, çok nadir de olsa çizme, pantolonluk parça, gömleklik, entarilik v.s. alınır diktirilirdi. Hazır elbiseler de duruma göre aynı şekilde alınırdı. Çocuklar için pantolonluk kumaş isimleri zihnim beni yanıltmıyorsa; karamandol, minusko, kadife ve kumaştı. Bunlardan karamandol ve minusko denilen parçalar genellikle kaliteli görülmezdi. Kadife sıcak tutar ve onlardan daha makbuldu. Fakat kumaş olarak bilinen parçalar en makbuluydu. Aileler varlıklı olma ve çocuklarının sayısal çokluk ve azlık durumuna göre bu elbiseler için tercihte bulunurlardı.
Yazın çocuk ayakkabıları olarak kara lastiğin alternatifi de üstü açık plastikten, yanlarında demirli "papul" denilen çeşitli renkteki çocuk ayakkabılarıydı. Bunların mutlaka KOP'tan getirilmeleri de gerekmezdi. Çünkü çerçiler getirdikleri eşyalar arasında bunları da getirir satarlardı. Tüm bunlara rağmen yaz aylarında ayakkabısız dolaşan çocuklar da yok değildi.
Çok şeyler değişti, giyim-kuşam, teknolojik araçlar v.s. Abri'de bunca yıllar içinde göç veren aileler, çokça evlerin enkazlarına ilaveten hayallerdeki ilave ve yıkıntılar nelerdir? Değişen şartlara uygun olarak çocukların aleminde ne tür gelişmeler var? Ya oyunlarında teknoloji acaba onlara ortak oynayabilecekleri oyun bıraktı mı?
Bayramlar nasıl geçiyor, aradan geçen yıllar bunları öğrenmeme engel …
       Bazen bu istekler çeşitli nedenlerle ertelenir diğer bayrama ertelenirdi. Ama aylar günler gelmek bilmezdi. Çocuklar diğer arkadaşlarına bu ümitlerini "babam gelecek bayramda şu elbiseden alacak" deyip ümidi arkadaşlarıyla, yakınlarıyla paylaşırdı.
Çocuklar KOP'tan dönmesini bekledikleri babasını veya büyüklerini evlerin damlarının üzerine sık sık çıkar gözetlerlerdi.
Gelecek bir çizmenin veya karamandol pantolonun, bir yazmanın, entarinin hayaliyle soğuk kış günlerinde üşümeyi hatırlarına bile getirmezlerdi.
Atlı olarak gidilen KOP'tan dönüldüğünde heybenin şişkinlik durumuna göre çocuklar biribirlerine "seninkisi yok, benimkisi var" veya "hepimizinki gelmiştir" sözleriyle ümidlerini ve de sabırlarını test ederlerdi.

       Babalarına, rahvan yürüyüşle gelen ata beklentileri için övgüler yağdırırlardı. Ancak "tembih" denilen eşya listesinin getirilmemiş olmasını hatırlamak bile çok kötüydü.
Yok eğer mevsim bahar ve yaz aylarına tekabül etmişse; kağnı arabası ve dört tekerlekli "fırğun" denilen iki öküzle çekilen arabalar tercih edilirdi. O halde evin bir çocuğunun da gitmesi kaçınılmazdı. Bayram tedariği için giden  çocuk çok şanslı sayılırdı. Tembihler ona da hatırlatılırdı. "Sakın unutmayın ha…". O da yetkili ve sorumlu bir edayla "Tamam…. Tamam…" derdi.
       Ancak çocuklar emin olmadan bir daha, bir daha hatırlatmadan edemezlerdi.

Metin TURHAN:

" -Hocam; Bayram sabahları nasıl geçerdi nelerle başlanırdı?"

Mehmet Sena EKİCİ:

       "-Bayram sabahında babalar, abiler bayram namazı için Seyyid Abdulmelik (Şeyh Aynülmelek) Camii'ne giderken, çocuklar yeni giysilerini giymeden önce yapacakları işleri yapar ondan sonra giyinirlerdi.
       Evlerinde abdest alıp Şeyh Aynülmelek Camii'ne gittikleri gibi, Kulleteyn'de (Havuzlu Mescit) abdestini alıp Kanıyasela yolu üzerinden caminin yakınına kadar dizilmiş taşları tek tek atlayarak camiye giderlerdi.
       Çocukların hepsi bayram namazına büyükleriyle gitmezdi. Gidenler büyüklerinin talimatları veya hareketleri doğrultusunda abdest, namaz ve bayramlaşma adetlerini yerine getirirlerdi. Büyüklerin onlara yeni alınmış elbiselerinden dolayı iltifatları çocukların pek hoşuna giderdi. Onu eve gittiklerinde ailelerine ve arkadaşlarına övünçle anlatır dururlardı.
Camide namaz sonrası beyaz sarıklı Seyda denilen imam başta olmak üzere köylüler sırayla bayramlaşırlardı.
Namazdan sonra eve gelinir, küçükler büyüklerin ellerinden öper, büyükler de onlara hediye verirlerdi. Daha sonra aile mezarlığına gidilir, Kur'an okunurdu.

Metin TURHAN:

       "-Evlere bayramlaşmaya nasıl gidilirdi Hocam?"


Mehmet Sena EKİCİ:

       "-Çocuklar camideki bayramlaşmanın ardından heyecanlarını yenemeden büyükleriyle köyde yaşlı ve büyük aileler olarak kabul edilen evlere ziyarete giderlerdi.
Erkeklerin oturduğu odaya büyüklerle varılır. Oda temiz yastık ve minderlerle bayrama hazır hale getirilmiş durumda odanın en az iki duvarına dizilen halıdan yapılma yün yastıklar ve üzerine işlenmiş kaneviçeden örtüler… oda her yönüyle bayrama özel düşenmiş halde… Ziyaret edilen şahıs her ne kadar gelen ziyaretçiler kendisinden yaşça küçüklerse de kıyam eder, onlara yer gösterir, şefkat dolu cümlelerle karşılardı.
       Misafirler dizüstü oturur, ev sahibi zat rahat oturmaları için kendilerine telkinde bulunur. Daha sonra normal oturma vaziyetine geçilirdi.
Önce bayramlaşılır, yer gösterilir. Yenir içilir. Bayram programı için evine dönmek üzere müsaade istenirdi. Evin hanımı gelen misafirlere bayramlık hediyelerini özellikle çocuğa hediyeyi eksik etmezdi. Hediyeler mendil, takke, yemişlerin yanı sıra bu tür şeyler olurdu.
Ayrıca camide kılınan bayram namazından sonra büyüklere eve dönerlerdi. Evde çocuklar sırasıyla yeni giyimleriyle büyüklerinin ellerinden öperek bayramlaşırlardı.
Daha sonra çocuklar öncelikle 2'şerli ve gruplar halinde evleri dolaşarak bayramlaşmaya giderlerdi.
Hele bayram münasebetiyle gurbette olanlardan (asker, öğrenci, çalışan v.s) köye dönenlerin bulunduğu evlere bayramlaşmaya gitmek ayrı bir heyecan verirdi. Tekdüze giyim, kuşam, yemek, içmenin dışındakileri hep merak ederler. Onların her hal ve hareketleri büyük bir ilgiyle takip edilir. Onların şahsında o şehre, o mekana ve o yaşam biçimine gidilip gelinmiş olurdu.

       Abrinin tarihi Selçuklular dönemine uzandığı ve o döneme ait eserler hala ayakta dimdik kaldığından, köyden yetişen alim ve büyük zatların saygınlığı devam ediyordu. Çevre köy ve ilçelerde hatta şehir dışından bu özelliklerinden dolayı bayram ziyaretine gelenler olurdu. Çocuklar ziyaret mahallerinde onları adım adım takip ederlerdi.
Çocuklar köy öğretmeninin evine biraz çekinerek giderlerdi. Hatta bayram günü bazı ağabeyler taktıkları kravatla çocuklara rastladıklarında öğretmen rolünü yaparlardı.
Giyim-kuşamda takım elbise ve kravatlı olmada en iyi örnek öğretmendi.Öğretmenin evinden, imamın evinden ve özellikle aile evlerinden topladıkları şekerleri çocuklar en son yerlerdi. Sürekli birbirlerine gösterir. Onu nereden aldıklarını söyler ve mutlu olurlardı.
Sabahın erken saatlerinde, grup halinde evlere bayramlaşmaya gitmenin dezavantajları yanında avantajları da vardı. Her evin bir bekçi köpeği bulunurdu. Her ne kadar bayram günleri bunların çok hırçın olanları ev sahiplerince bağlansalar da çocukların en riskli bölgeleri sayılırdı. Eli sopa tutabilecekler ellerine boylarının birkaç katı uzunluğunda çubuklar veya sopalarla dolaşırlardı. Bu korunmanın yanı sıra korkunun da işaretiydi.
Evlerin avlusuna girildiğinde, karlı dönemlerde ayaklar seslice yere vurulur. Karlardan temizlenirken bu aynı zamanda ev sahibinin gelenleri duyması için seçilmiş bir yöntemdi.
Eğer bahar ve yaz aylarında bulunuluyorsa, bağırtılı ve gürültülü hava ev sahibinin kapısına sopalarla yapılan kapı tıkırtıları çocukların gelişini haber veriyordu.
Çocukları karşılayanlar genellikle yaşlı teyzeler, ablalar olurdu. Onların renkli şekerleri çocuklara uzatırken şefkat dolu sözlerle duaları bir başka güzellik katardı.
Boy boy çocuklar burnu soğuktan akan elleriyle silmeye çalışırken başka manzaralarla da karşılaşılırdı. Bazılarındaki çekingen hal, arkadaşlarının onlardan önce davranarak şeker kapmaları, yaşlı teyzelerin yüzlerinde bir başka tebessüme yol açardı.
Köyün büyüklerinin bayramlaşmaları sırasında, erkenden şeker toplayan çocukların ellerinde şişkinleşmiş torbalara gözleri takılırdı.
Bazen birileri; "Ne güzel şekerlerin var. Şunları hangi evden topladın?" sorularına, kaçarak uzaklaşmayla adeta cevap verilirdi. Çünkü onca evleri, yolları dolaşıp gezmenin semeresi torbadaki şekerlerdi, asla büyüklere kaptırılmamalıydı.
Hele köyde bazı şeker dağıtan teyzeler, neneler var ki, onların tavırları herkesçe bilinirdi. "Ellerinden darı dökülmez" misali tek tek şeker verirlerdi. Yüzlerinde gülümsemeler de öyle olurdu.
       Evde toplanan şeker kadar şeker verilse dahi hiç de tadı olmazdı bayramda gezerek toplanan şeker kadar.
Bir de yaramaz çocuklar yok mu, şaka yollu yolda gördükleri çocukların şekerlerinin çokluğunu, güzelliğini test etme bahanesiyle kapıp kaçanlar? İşte onlar, çocuklar için en az köpekler kadar riskli sayılırdı.
Evleri bazen tekraren dolaşan çocuklar, kısmen de olsa şeker toplamada nasiplenirlerdi.
Evlere yalnızca şeker toplamak için gidilmezdi. Aynı zamanda sabahın erken saatlerindeyse hele mevsim kışsa mutlaka sarma (dolma) yapılırdı ki eve girilir girilmez kokusu tandırdan yayılırdı. Hele evin hanımı fazla cömert olarak biliniyor ise mutlaka yemek gerekiyordu. Kayısı ve üzüm hoşafı vazgeçilmez yemeklerdendi. Yağlı yemek tabağının boşalmasıyla tahta kepçeyle teyzemiz hoşafı doldurunca üzerini kalınca bir yağ tabakası kaplardı. Çocuklar yağlı yemek zannıyla hoşafa kaşık daldırırlardı.
Evlerde mutfak (kubbe)de yemek verilir, ottan yapılmış oturak (kursiyi palık)larda oturulurdu. Yağış yağmurda elbiseleri paçaları ıslanmışların tandırevinin sıcaklığıyla bir buhar yayılırdı adeta yangın yeri gibi…
       Yemeğini yiyen çocuklar yeni evlere gitme düşüncesiyle hemen kalkar, dış kapıda köpekleri yoklayarak kalkar giderlerdi.
Böyle sürer giderdi bayram şekerinin toplanma telaşesi… Hele su ve çamurun bulunduğu mahallelerden geçerken çamura batınca kirlenen, ıslanan çorap ve elbiseler uğruna ağlamalar…
       Bu hareketlilik sürer giderdi…
Yolda rastladıkları büyüklerin ellerine sarılarak bayramlaşmalar… Büyüklerin eğilerek her iki yanaklarından öptükten sonra cebinden çıkarıp verdikleri şekeri dakikalarca inceleyip güzelliğini diğer çocuklarla paylaşmaları bazen defalarca tekrar ederdi.
       Gidilen evlere köy dışından gelmiş birinin elbiselerini, tavırlarını uzaktan ve yakından izlerler
Bayram şekerini toplama işlemi birinci gün öğleden sonra bitince, diğer şansları denemeye sıra geliyor.
Çilehane, Hırab Abri, Kesir Ziyareti,Şeyh Aynulmelek'in makberi ve Şeyh Tahir Makberi ile köy mezarlığına ziyarete gidenlerin dağıtacağı şekerler ve hediyeler vardır.
Köy dışından genellikle 2. gün gelen bu ziyaretçiler, çocuklar için ikinci ümit kapısıydılar. Para ve kurban eti de dağıtırlardı ziyaretçiler.
Ziyaretçiler günü birlik gelirler ve ziyaret tamamlandıktan sonra dönerlerdi. Kış mevsimi dışında çok daha yoğun olurdu dışardan gelenlerin ziyaretleri.
Bayramlaşma ve akabindeki şeker toplama böylece biterdi.

Metin TURHAN:

       "- Bayramda çocuk oyunları nelerdi?"

Mehmet Sena EKİCİ:

       "-Bayramlaşma şeker toplama faslı bittikten sonra sıra eğlenme şekillerine gelirdi. Başta salıncak vazgeçilmez zevklerdendi. Kubbelerde (tandırevi),  ahırlar ve evlerin girişlerinde  (eyvan) kalınca ipler asılar, salıncak olarak değerlendirilirdi. Hatta şöyle bir inanış vardı : "Salındıkça günahlarımız dökülür". Halbuki çocukluklarındaki masumiyetlerini akla getirmeden salıncak inanışına kendilerini kaptırmışlardı.
Kış mevsimine ait çocuk oyunları vardı. Abri'deki deyimiyle "bırr" top oyunları ki hayvan tüyünden keçeleştirerek yapma toplar sopalarla oynanırdı. Tağuk oyunu, çaçanik oyunuü, ceviz, kapo ve düğme oyunları oynanırdı.
       Yaz mevsimine ait oyunlar daha çoktu. "Holl", "kaşo", yine "bırr" dışarıda oynanırdı. Oysa kış mevsimindekilerin bir kısmı dışarıda, bir kısmı da evlerde oynanırdı.
Topladıkları şekerlerin üzerine oyunlar geliştirirlerdi. Bununla yetinmeyince horoz dövüştürürlerdi
Buraya kadar anlattıklarım erkek çocuklara ait oyunlardı. Kız çocukları, salıncak eğlencesine ilaveten, büyük ablalarla birlikte oynanan halaylara eşlik ederlerdi.
Bu oyunları en fazla kesen sebepler arasında, yoğun ev işlerinde çocukların payına düşenlerdi. Bir gözü arkadaşlarıyla birlikte oynadığı oyunda kalırken bir gözü de kendisine havale edilen ev işlerindeydi. O dönemde çocuklar ev işlerini hiç de iştahla yapmazlardı.
Ertesi gün bayram havası yavaş yavaş ortadan kalkar, yeni elbiseler rafa kalkarken bayramdaki zevkleri tekrar tekrar anlatarak ondan yeni bir hatıra çıkarmak suretiyle dünyalarına yeni sayfalar ilave ederlerdi.
Yeni bayramların daha yakın olmasını arzu ederlerdi. Bayramdaki şekerleri annelerinin, ninelerinin sandığına emanet eder; her gün azar azar almak kaydıyla onu uzun zamana yayarlardı.
       Yıllar geçti… Abri'de çocukken o döneme ait ekonomik ve sosyal şartlarda geçen yaşantımız da kısaca bu ve buna benzer şekilde geçerdi.
Bilmem Abri'deki çocuklarla ne kadar ortak yaşantımız var? Ama Kop'a babalar artık at ve kağnı arabası ve fırğun yerine çok daha yeni teknolojik araçları tercih ediyorlardır.

Metin TURHAN:

       "-Hocam; o dönemdeki sınıf arkadaşlarınızdan veya sınıf öğretmenlerinizden hatırlayabildikleriniz var mı?"

Mehmet Sena EKİCİ:

" İlkokul müdürümüz Behrettin ÇİFTÇİ, öğretmenlerimiz Yusuf Ziya ÇİFTÇİ ve İsa ŞENGEL'di.
İlkokuldan arkadaşlarımın çoğunu numaralarıyla hatırlarım. Maşallah YILMAZ, Veysi KESKİN, Nurettin SELVİ, Kadri BALIKÇI, soyadını hatırlayamadığım Abuzer, Mıtlık TEKİN, Salih DOĞAR, Salih DOĞAN, M. Emin DOĞRUSOY, M. Emin TAŞLI ve Şemsettin TAŞLI v.s.
O gün her birimiz birer Abri çocuğuyduk, bu oyunları birlikte oynardık. Bu bayramları birlikte geçirirdik. İyi.. kötü…
Bugün arkadaşların çocukları belki de torunları birer Abri çocuğudurlar. Kışları nasıl geçer? Bayram günleri ne oynarlar? Gelişen-değişen oyunları nedir? Ümitleri nedir? Bir avuç üzüm, şeker onlar için ne kadar önemli? Sevinçlerine ne kadar sevinç katar? Hangi kumaştan giyinirler? Giyimleri onlara bayramı ne kadar önemli kılıyor? Çilehane'nin etrafındaki ziyaretçilerin etrafında boy boy çocuklar yine var mı? Hangi bayram daha güzel? Geçmiş mi? Şimdiki mi? Onu güzel kılan nedir? Duygu ve davranışlarımız mı? Artan şeker, üzüm, incir mi? Çeşitlenen elbiseler mi?


Web Page Maker, create your own web pages.